İnsanlık tarihindeki gerçek kırılmalar, kılıcın keskinliğiyle değil; aklın disipliniyle yaşandı. Gücü belirleyen şey hiçbir zaman yalnızca kas, kalabalık ya da inanç olmadı. Gücü belirleyen şey; ölçebilen, kaydedebilen, doğrulayabilen ve tekrar edebilen akıldı. Tarih boyunca kazananlar, “inanıyorum” diyenler değil; “gösteriyorum” diyenler oldu. Medeniyet, yorumla değil ispatla ilerlerdi.
Antik Yunan’da akıl, kılıçtan önce geldi. Düşünce ilk kez sistemleştirildi; doğa, olaylar ve insan davranışı “neden?” sorusuyla ele alındı. Pisagor, Öklid, Arşimet ve Batlamyus yalnızca felsefe yapmadı; ölçtüler, hesapladılar, çizdiler. Bugün top mermisinin yörüngesi, radar sinyalleri, uydu hesapları ve GPS koordinatları; binlerce yıl önce kâğıt üzerinde kurulan soyut matematiğin doğrudan mirasıdır. Haritalar, koordinat sistemleri, mantık, ispat ve sebep–sonuç ilişkisi bu dönemde doğdu. Akıl, ilk kez sistem oldu.
Roma bu mirası icat etmekten çok uygulamakta ustalaştı. Uzunluk, ağırlık ve zaman standartlaştırıldı. Hukuk sözlü anlatıdan çıkarıldı; yazıldı, kaydedildi ve tekrar edilebilir hale getirildi. Su kemerleri, yollar, köprüler ve şehir planları; ölçüm, kayıt ve mühendisliğin ürünüdür. Roma’yı güçlü kılan şey lejyonlar değil; organizasyondu.
Moğollar, savaş meydanında değil; harita üzerinde kazandı. At üstünde matematik yaptılar. Mesafe, hız, zaman ve istihbarat… Önce veri toplandı, sonra karar verildi. Çin barutla Orta Çağ’ın kurallarını bozdu. Duvarlar anlamsızlaştı; fizik, kas gücünü yendi. Osmanlı ise bürokrasi, kayıt sistemi, lojistik ve mühendislik ürünü toplarla bir çağ kapatıp yenisini açtı. Hepsinin ortak noktası aynıydı: ölçüm, kayıt, tekrar edilebilir teknoloji ve disiplin.
Hiçbiri tahminle büyümedi. Hiçbiri “bize göre” diyerek hüküm vermedi. Hepsi ölçtü, yazdı, denedi, yanıldı ve doğruladı.
II. Dünya Savaşı bunun en net örneğidir. Almanya; Panzer tankları, Blitzkrieg doktrini, mekanik koordinasyon ve lojistikle Avrupa’yı kısa sürede kilitledi. Ancak İngiltere’de farklı bir cephe vardı: matematikçiler, mantıkçılar ve ilk bilgisayar benzeri makineler. Enigma çözüldü. Saldırıların zamanı ve yönü önceden bilindi. Savaş yıllar önce bitirildi. Enigma şifresi çözülmeseydi savaş en az iki yıl daha uzayacak, en az 14 milyon insan daha ölecekti. Modern bilgisayar, bir şifreyi kırmak için doğdu.
Radar aynı dönemde erken tespit ve hava savunmasında devrim yarattı. Bugün hava trafiği, denizcilik ve meteoroloji hâlâ radarın matematiğiyle çalışıyor.
Manhattan Projesi; binlerce bilim insanı, yıllar süren testler, ölçümler ve doğrulamalar… Nükleer enerji, tıbbi görüntüleme, radyasyon fiziği bu süreçte gelişti. Atom bombası korkunç bir sonuçtu ama bir gerçeği değiştirmedi: Bilim, organize akıl ve ölçüm yine belirleyici olmuştu.
Soğuk Savaş’ta artık tankla tüfekle kazanılamayacağı anlaşıldı. Yarış uzaydaydı, bilgideydi, hesaplamadaydı. Sputnik, Ay’a iniş, roket mühendisliği, malzeme bilimi… Nükleer füzeler, denizaltılar ve bombardıman uçakları için mutlak konum gerekiyordu. Sonuç: GPS, uydular, atomik saatler ve zaman farkı ölçümü. Bugün cebimizdeki telefon, Soğuk Savaş’ta nükleer füzeler için geliştirilen dört ayrı küresel uydu sistemine aynı anda bakıyor.
Akıl, tarih boyunca kas gücünü yendi. Veri, sezgiyi yendi. Matematik, silahın önüne geçti. Hiçbir büyük buluş; yoruma, kayıtsızlığa, ölçümsüzlüğe ve “hikâyeye” dayanmadı. Hepsi binlerce insanın, yılların, testlerin, hataların ve doğrulamanın ürünüydü.
İnsanlık iki bin yıl boyunca aklı ölçmek, sistemi kurmak ve veriyi kaydetmek için uğraştı.
Ama biz…
bunca tarihe, bunca ölçüme, bunca bilime rağmen…
kaydı olmayan bir veriyi,
kanıtı olmayan bir yöntemi,
doğrulanmamış bir iddiayı
bugün hâlâ mahkeme kararlarıyla “gerçek” ilan ediyorsak…
Bu artık bir akıl ya da teknoloji tartışması değildir.
Bu, insanlığın iki bin yıllık aklıyla alay etmektir.
Asıl soru şudur:
Bu kararlar akla mı hizmet ediyor, hukuka mı, adalete mi…
yoksa sadece iyi anlatılmış hikâyelere mi?

